Sahneden Yükselen Bir İsyanın ve Yeniden Doğuşun Hikayesi: "Herkes Kocama Benziyor"
- fuayeankara
- 1 gün önce
- 4 dakikada okunur

Bazı tiyatro oyunları vardır, bittiğinde alkışlarla birlikte salonda kalmaz; sizinle birlikte sokağa çıkar, düşüncelerinize yerleşir ve günlerce zihninizde dönüp durur. Bu oyunlar, sadece bir hikâye anlatmakla kalmaz, aynı zamanda toplumun kanayan yaralarına dokunur, unuttuğumuz soruları yeniden sordurur ve içimizdeki sessiz çığlıklara ses olur. Temsili Sahne'nin imzasını taşıyan, Alis Çalışkan'ın kaleminden çıkıp Hakan Emre Ünal'ın rejisiyle hayat bulan ve Pınar Güntürkün'ün tek kişilik dev performansıyla taçlanan "Herkes Kocama Benziyor" da tam olarak böyle bir eser. Bir pavyon tuvaletinden yükselen bu kahkaha ve gözyaşı dolu isyan, sadece bir karakterin değil, toplumun sessizliğe mahkum ettiği binlerce kadının ortak sesi oluyor.
Sahnede Bir Oyuncu Değil, Ayten'in Ta Kendisi Var: Pınar Güntürkün Fenomeni
Oyunun büyüsünü ve başarısını tek bir kelimeyle özetlemek gerekseydi, o kelime şüphesiz "Pınar Güntürkün" olurdu. Aldığı 2022 Afife Tiyatro Ödülü'nün ne kadar haklı bir seçim olduğunu sahnedeki her saniyesiyle kanıtlayan Güntürkün, bir rolü oynamanın çok ötesine geçerek adeta Ayten karakterine bürünüyor; onunla nefes alıp veriyor, onunla yaşıyor. Bu, "rol yapmayın lütfen" tavsiyesinin vücut bulmuş hali; sahnede izlediğimiz şey, kusursuz bir oyunculuktan ziyade, kanlı canlı bir tanıklık.
Daha seyirciler salondaki yerlerini alırken başlayan bu dönüşüm, Güntürkün'ün seyircilerle kurduğu sıcak, filtresiz ve doğaçlama dolu iletişimle başlıyor. Kimi zaman bir seyirciye takılarak, kimi zaman Ankara havası oynayarak salonu ısıtan Ayten, o andan itibaren dördüncü duvarı yerle bir ediyor. Kendinizi bir tiyatro salonunda biletli bir izleyici değil, Ayten'in dertleştiği, şakalaştığı, anılarını paylaştığı bir dost meclisinde buluyorsunuz. Oyun boyunca bir an bile düşmeyen enerjisi, trajik bir anıyı anlatırken birden kahkahalara boğabilen müthiş zamanlaması ve Çorumlu olmasının getirdiği avantajla kullandığı Orta Anadolu şivesindeki kusursuz ustalığı, karakteri o kadar gerçek kılıyor ki, sahnede izlediğinizin bir performans olduğunu tamamen unutuyorsunuz. Seyircilerin de belirttiği gibi, sahnede modern bir meddah var; hikayeyi anlatırken sizi hem güldürüyor, hem hüzünlendiriyor, hem de o anın bir parçası yapıyor. Ve elbette, o yanık sesiyle söylediği Neşet Ertaş türküleri... Bu türküler, oyunda basit birer müzikal ara değil; Ayten'in acılarını, umutlarını, isyanını ve yaşanmamışlıklarını notalara döken, hikâyenin ruhunu damıtıp seyircinin kalbine işleyen anlar. "Bozkırın Tezenesi"nin o içli nağmeleri, Ayten'in "özü gülmeyenin yüzü güler mi?" sorusunun canlı bir kanıtı haline geliyor.
"Yeter Lan!": Bir Kadının Kendini Keşfetme Yolculuğu
"Herkes Kocama Benziyor," özünde bir yeniden doğuş, bir uyanış hikayesi. Hayatını başkalarına, çocuklarına, kocasına adamış; "elalem ne der" korkusuyla kendi isteklerini bir gün bile sormamış; şiddeti, küfrü ve saygısızlığı sineye çekmiş "cefakar" kadınların bir temsilcisi olan Ayten'in, hayatının kontrolünü eline almasını izliyoruz. O, Z kuşağından önceki "arafta kalmış", ne tam geleneksel ne de tam modern olabilmiş, sağlıksız evliliklerin ve toplumsal baskıların sonucunda "ne istediğini bilemeyen" milyonlarca kadından biri. Bu kadınlar, kendi hayatlarının seyircisi olmaya o kadar alışmışlardır ki, sahneye çıkıp kendi rollerini yazma fikri akıllarına bile gelmez.
Oyunun kırılma noktası, pavyondaki "meşhur gece"de yaşanan ve "buzlu camın kırılması" metaforuyla anlatılan olayla tetikleniyor. O ana kadar hayatı bulanık bir camın ardından seyreden Ayten için bu kırılma, her şeyin netleştiği, artık görmezden gelemediği bir aydınlanma anıdır. Bu an, Ayten'in yıllardır içinde biriktirdiği her şeye karşı "Yeter Lan!" diye haykırdığı bir katarsis anı. Ancak bu isyan, bireysel bir patlamadan çok daha fazlası; kolektif bir çığlığın yankısı. Oyunun en can alıcı sorusu belki de tam bu noktada gizli: "Peki. Sen ne istiyorsun abla?" Bu basit ama devrimci soruyla birlikte Ayten, ilk defa kendi arzularıyla, hayalleriyle ve bastırılmış kimliğiyle yüzleşiyor. Kafka'nın "Dönüşüm"ünden "Selvi Boylum Al Yazmalım"a uzanan zeki göndermelerle zenginleşen metin, Ayten'in bu içsel yolculuğunu ve ataerkil toplumun dayattığı rolleri sorgulamasını daha da derinleştiriyor. Ayten, Gregor Samsa gibi bir sabah "böcek" olarak uyanmasa da, aslında yıllardır içinde yaşadığı kabuğun farkına varır ve o kabuğu kırmaya karar verir. "Selvi Boylum Al Yazmalım"daki Asya gibi, o da sevgi ile emek arasındaki o ince çizgide kendi tercihini yapma gücünü bulur.
Acıyı Güldürerek Anlatan Usta Bir Ekip İşi ve Tartışılan Yönler
Bir kadın hikayesini, özellikle de şiddet ve baskı içeren bir hikayeyi, ajitasyona ve melodrama düşmeden anlatmak büyük bir ustalık gerektirir. Yazar Alis Çalışkan ve yönetmen Hakan Emre Ünal, tam da bunu başarıyor. Çalışkan'ın akıcı, zeki ve hayatın içinden süzülüp gelen metni, en trajik anların içinden bile keskin bir mizah çıkarmayı başarıyor. Seyirciyi bir an güldürürken, bir sonraki an o kahkahanın ardındaki acıyı fark ettiriyor. Hakan Emre Ünal'ın rejisi ise Ayten'in "kendi derdine ağlayan bir karakter" olmasına izin vermiyor. Aksine, Ayten'in kendi acısıyla dalga geçebilen, ona mesafelenerek bakan güçlü ve dirençli bir karakter olmasına olanak tanıyor. Bu sayede oyun, bir ağıt olmaktan çıkıp, hayatla dalga geçen, neşeli ama bir o kadar da vurucu bir manifestoya, bir hayatta kalma kılavuzuna dönüşüyor.
Bununla birlikte, oyunun metni ve tematik yaklaşımı, seyirciler arasında en çok fikir ayrılığına yol açan unsur olarak da öne çıkıyor. Azımsanmayacak bir kitle, hikayeyi "yüzeysel" veya "sığ" olarak nitelendirerek, Ayten'in dönüşümüne yol açan olayların ve karakterin psikolojik derinliğinin daha fazla işlenebileceğini dile getiriyor. Bu görüşe göre, Pınar Güntürkün'ün muhteşem performansı, metindeki bu potansiyel boşlukları tek başına dolduruyor. Oyunun isminden kaynaklanan "bütün erkekler kötüdür" genellemesi de bazı seyirciler tarafından eleştiriliyor. Ancak bu eleştirilere karşı, oyunun odağının erkekleri yargılamak değil, Ayten'in ataerkil yapılar karşısındaki kişisel uyanışı olduğu ve hikayede anılan tüm erkek karakterlerin kötülenmediği de güçlü bir karşı argüman olarak sunuluyor.
Sahnenin Ötesinde: Seyirci Deneyimi
Oyunun minimalist sahne tasarımı da farklı şekillerde yorumlanıyor. Kimi izleyiciler dekorsuz ve yalın sahnenin tüm odağı Pınar Güntürkün'ün devleşen performansına çekerek doğru bir tercih olduğunu düşünürken, bazıları ise özellikle pavyon atmosferini daha canlı yansıtacak bir dekor ve ışık tasarımının deneyimi daha da güçlendirebileceğini belirtiyor. Ayrıca, oyunun sahnelendiği farklı mekanların teknik koşulları (koltuk rahatlığı, ses düzeni vb.) da seyirci deneyimini zaman zaman etkileyebiliyor. Bu durum, oyunun büyüsünün bazen sahnenin fiziki şartlarıyla bir mücadele içinde olduğunu gösteriyor.
Sonuç: Mutlaka Tanışmanız Gereken Bir Deneyim
"Herkes Kocama Benziyor," sadece başarılı bir tiyatro oyunu değil; aynı zamanda güçlü bir farkındalık ve empati deneyimi. Pınar Güntürkün'ün hafızalardan silinmeyecek performansıyla hayat bulan Ayten'in hikayesinde, her birimiz annemizden, komşumuzdan, arkadaşımızdan ve belki de en çok kendimizden bir parça buluyoruz. Güldüren, hüzünlendiren, öfkelendiren ama en nihayetinde umut veren bu oyundan, içinizde bir yerlerde yankılanan "Yeter Lan!" sesi ve kendi hayatınıza o en temel soruyu sorma cesaretiyle ayrılmanız işten bile değil: "Peki, ben ne istiyorum?" Bu, sadece bir oyunun final sorusu değil, aynı zamanda daha anlamlı bir yaşamın başlangıç cümlesidir.
Not: Bu analiz metni, kamuya açık kaynaklardan ve seyirci yorumlarından derlenen bilgilerin yapay zeka teknolojisi kullanılarak sentezlenmesiyle oluşturulmuştur. Metin, bilgilendirme amacı taşımakta olup olası yorumsal farklılıklar, eksiklikler veya yanlışlıklar içerebilir.