İstanbul'un Ruhunu Sahneye Taşıyan Bir Başyapıt: "Kalabalık Duası" Üzerine Derinlemesine Bir İnceleme
- fuayeankara
- 3 gün önce
- 7 dakikada okunur

Bir vapur düdüğünün sisler arasından yırtılıp geldiği, milyonlarca adımın asırlık taşları aşındırdığı, her köşesinde başka bir hikâyenin fısıldandığı, yaşayan, nefes alan bir şehir düşünün. O şehrin kalabalığında, sayısız yüzün arasından akıp giderken, bir an durup "Ben kimim?" diye sorduğunuz oldu mu hiç? Kendi hikâyenizin, o devasa insan selinin uğultusunda kaybolup gittiğini, bir fısıltıya dönüştüğünü hissettiğiniz anlar? İşte Fiziksel Tiyatro Araştırmaları ekibinin sahneye koyduğu "Kalabalık Duası", tam da bu hissin, bu kadim arayışın tiyatrodaki sarsıcı ve unutulmaz karşılığıdır. Bu yazı, Volkan Çıkıntoğlu'nun kaleminden dökülen şiirsel metnin, Güray Dinçol'un dehasıyla şekillenen rejinin ve Tolga İskit'in bedeninde hayat bulan bu tek kişilik devasa oyunun en derin katmanlarına iniyor; seyirci yorumlarının zengin ışığında, oyunun yarattığı sarsıcı etkiyi ve ardında bıraktığı zengin tartışmaları tüm çıplaklığıyla mercek altına alıyor.
1. Bir Şehir, Bir Adam, Bir Kimlik Arayışı: Oyunun Felsefi Çekirdeği
"Kalabalık Duası"nı basit bir tiyatro oyunu olarak tanımlamak, okyanusu bir su birikintisi olarak görmeye benzer. Bu oyun, sahneye kadim ve karmaşık ruhuyla İstanbul'u taşıyan, yaşayan, soluk alıp veren felsefi bir metindir. Ancak İstanbul burada yalnızca bir fon, bir dekor değil; oyunun ikinci başrolü, karakterin ruhunun bir yansıması, devasa bir aynasıdır. Bir yanda "kimliğini arayan bir insanın varoluş sancısı," diğer yanda ise "kendi kimliğini hiçbir zaman diliminde, kültürde ya da dilde tam olarak bulamamış, sürekli değişen ve dönüşen İstanbul şehri." Oyun, bu iki arayışı muhteşem bir paralellikle bir araya getirerek, bireysel ve kentsel kimliğin nasıl iç içe geçtiğini, birbirini nasıl doğurduğunu ve tükettiğini gözler önüne serer.
Nizam ve Keşmekeşin Ebedi Dansı: Oyunun temel felsefesi, hayatın ve özellikle İstanbul'un içindeki o ebedi zıtlık üzerine kuruludur: düzen ve kaos. Karakterimiz Hamuş, şehrin sırlarla dolu sokaklarında gezinirken, aslında hayatın öngörülebilir, güvenli düzeni (nizam) ile her an her şeyin olabileceği kaotik karmaşası (keşmekeş) arasındaki o ince çizgide yürür. Bu sadece soyut bir kavram değil, İstanbul'un ta kendisidir: Bir yanda Mimar Sinan'ın kusursuz nizamıyla yükselen camiler, diğer yanda o camilerin dibindeki plansız, gürültülü, hayat dolu keşmekeş. Hamuş, bu ikilemin içinde bir yol arar. O, kaosun içinde bir düzen mi kurmaya çalışmaktadır, yoksa asıl düzenin, hayatın kendisinin bu kaotik akış olduğunu mu kabullenmeye çalışmaktadır? Bu tema, birçok seyirci için derin felsefi çağrışımlar yaratmış, onları kendi hayatlarındaki düzen arayışı ve kaosla başa çıkma yöntemleri üzerine düşünmeye itmiştir.
Beklemenin Ontolojisi: Sabır ve İsyan Arasında Bir Araf: Oyun, daha siz salona adım atar atmaz sizi "beklemek" eyleminin içine çeker. Bu bekleyiş, karakterin hayatındaki sonu gelmeyen, umutla umutsuzluk arasında salınan bekleyişin bir metaforudur. Duvarda yazan o cümle her şeyi özetler: "Beklemek, ateşten daha yakıcı." Bu, sadece birini veya bir şeyi beklemek değildir. Bu, anlamı, kimliği, kurtuluşu, belki de hiç gelmeyecek bir işareti beklemektir. Kültürümüzdeki "sabır" kavramının çileli ve aynı zamanda kutsal haline bir göndermedir. Hamuş'un bekleyişi pasif bir çaresizlik mi, yoksa içinde bir isyan barındıran aktif bir direniş midir? Oyun bu soruyu açık bırakarak, bekleme eyleminin kendisini bir varoluş durumu olarak sahneye taşır.
Hikâyenin Var Edici Gücü: Modern Bir Meddahın Doğuşu: Köklerini geleneksel meddah geleneğinden alan oyun, bu kadim sanatı modern bir dille yeniden yorumlar. Meddah, tek başına bir sandalyede oturup anlattığı hikâyelerle koca bir dünyayı seyircinin zihninde canlandıran bir ustadır. İşte Tolga İskit de tam olarak bunu yapar, ancak onun sahnesi sandalyesi değil, tüm bedenidir. "Hikâyen varsa yaşarsın, hikâyen yok, sen de yok" felsefesi, oyunun meta-tiyatral boyutunu da ortaya koyar. Anlatılan hikâye, ancak seyirci ona inandığı zaman gerçek olur. Bu noktada oyun, seyirciye şu can alıcı soruyu sordurur: Bizi biz yapan, başımızdan geçen olaylar mı, yoksa o olayları kendimize ve başkalarına anlattığımız hikâyeler mi?
2. Bir Bedene Sığdırılmış Bir Koro: Tolga İskit'in Unutulmaz Performansı
Eğer "Kalabalık Duası" bir evrense, Tolga İskit o evrenin merkezindeki güneştir; her şeyi aydınlatan, ısıtan ve bir arada tutan enerji kaynağıdır. Seyirci yorumlarının ve eleştirilerin ezici bir çoğunlukla, neredeyse kutsal bir ittifakla birleştiği tek bir nokta vardır: Tolga İskit'in olağanüstü, tarifi zor ve hafızalardan silinmeyecek performansı. İskit, sahnede tek başına değil, adeta bir ordu, bir koro, fiziksel bir kasırga gibidir.
Sınırları Aşan Bir Oyunculuk Deneyimi: Bedenin Alfabesi: İzleyicilerin en çok hayranlık duyduğu nokta, tek bir bedenin bu denli farklı karaktere aynı anda ve bu kadar inandırıcı bir şekilde hayat verebilmesidir. İskit'in sesi, bedeni, mimikleri ve jestleriyle sahnede yarattığı sürekli devinim, seyirciyi bir an bile oyunun dışına itmez. Duruşu bir anda büzüşüp yaşlı bir adamın yorgunluğuna bürünürken, bir sonraki saniyede bir delikanlının mağrur dikliğine kavuşur. Az önce fısıltıyla çıkan sesi, unutulmuş bir paşanın otoritesiyle salonu doldurur. Karakterler arası geçişlerdeki keskinlik ve akışkanlık o kadar başarılıdır ki, birçok seyirci yorumlarında sıkça şu ifadeye yer verir: "Sahnede birden fazla kişi varmış hissine kapıldım." İskit, boşlukla diyalog kurar; bedenini bir sağa bir sola çevirerek iki farklı karakteri konuşturur ve etrafındaki boş sahneyi zihnimizde görünmez karakterlerle doldurur. Bu, tek kişilik oyunun bilinen sınırlarını aşarak, adeta kalabalık bir kadro etkisi yaratır ve tiyatronun büyüsünü en saf haliyle seyirciye yaşatır.
Tükenmeyen Bir Enerji ve Virtüözlük: Disiplin ve Dehanın Birleşimi: İskit’in 90 dakika boyunca bir an bile düşmeyen enerjisi, sahnede dramatik ve mizahi tonları aynı ustalıkla taşıyabilmesi, izleyicileri en çok etkileyen noktalardan biridir. Bu enerji, rastgele bir coşkunluk değil, Jacques Lecoq ekolünün getirdiği milimetrik bir disiplinin ve bedensel farkındalığın ürünüdür. Her hareket, her jest bir amaca hizmet eder. Pek çok kişi için "Kalabalık Duası", bugüne kadar izledikleri en iyi tek kişilik oyun olarak zihinlerine kazınmıştır. Hatta bazıları için bu, İskit'in "kariyer performansı" olarak nitelendirilmektedir; bir oyuncunun tüm birikimini, yeteneğini ve cesaretini tek bir potada erittiği o nadir anlardan biri. En sert eleştirilerde dahi ortak kanı, oyunculuğun her türlü eksikliği telafi eden, tek başına oyunu sırtlayan ve onu bir başyapıta dönüştüren olağanüstü bir güç olduğudur.
3. İkiye Bölünen Zihinler: Metnin Edebi Lezzeti ve Kurgusal Karmaşası
Tolga İskit'in performansı üzerinde tam bir fikir birliği varken, Volkan Çıkıntoğlu'nun kaleme aldığı metin, seyirciler arasında ciddi bir fikir ayrılığına, entelektüel bir tartışmaya neden oluyor. Bu durum, metnin zayıflığından çok, onun meydan okuyan, katmanlı yapısından kaynaklanıyor.
Metnin Büyüsü: Şiirsel ve Büyülü Bir İstanbul Anlatısı: Bir kesim seyirci, metnin büyülü gerçekliği andıran yapısından ve İstanbul’u derinlikli bir şekilde ele alışından derinden etkilenmiş durumda. Metinde kullanılan dilin, İhsan Oktay Anar’ın tarih, mit ve felsefeyi harmanladığı edebi dehasına veya Orhan Pamuk’un romanlarındaki melankolik, hüzünlü ve karakter odaklı İstanbul tasvirlerine benzetilmesi, sıkça rastlanan bir yorumdur. Bu seyirciler için metin, A noktasından B noktasına giden bir olay örgüsünden ziyade, içine dalınması, her bir cümlesinin tadına varılması gereken şiirsel bir deryadır. Onlar için metnin "kopukluğu", karakterin parçalanmış zihninin veya şehrin fragmanlı yapısının bilinçli bir yansımasıdır.
Metnin Karmaşası: Dağınık ve Yorucu Bulunan Yapı: Bununla birlikte, hatırı sayılır bir izleyici kitlesi, metni kopuk, bütünlüğü olmayan ve takip edilmesi zor bir kurgu olarak değerlendirmiş. Olay örgüsünde net bir neden-sonuç ilişkisi kuramadıklarını, karakterlerin birbiri ardına sıralanan, birbirinden bağımsız ve bağlantısız hikâyeler gibi geldiğini dile getirmişler. Mizah öğeleri konusunda da benzer bir ayrışma var: kimi seyirciler oyundaki mizahı zekice ve yerinde bulurken, kimileri yüzeysel, klişe ve basit olduğunu belirtmiş. Bu durum, metni bazıları için edebi bir şölen, bazıları içinse fazla dağınık ve yorucu bir zihinsel egzersiz haline getiriyor. Oyun, bu yönüyle seyirciden aktif bir çaba, parçaları birleştirme gayreti talep etmektedir.
4. Sahne Arkasındaki Görünmez Güç: Reji, Sahneleme ve Teknik Ustalık
Oyunun genel estetiği ve teknik unsurları, büyük ölçüde olumlu yorumlar alıyor. Yönetmen Güray Dinçol'un rejisi, metnin karmaşık yapısını ve oyuncunun dev performansını bir potada eriterek, ortaya tutarlı ve etkileyici bir dünya çıkarmayı başarıyor.
Fiziksel Tiyatronun Etkisi ve Gelenekle Modernin Buluşması: Oyunun meddah geleneğini çağrıştıran modern anlatım biçimi, seyirci tarafından ilgi çekici bulunuyor. Geleneksel meddahın anlatı gücü, modern fiziksel tiyatronun dinamizmiyle birleşiyor. Ülkü Şahin'in tasarladığı kostüm bu sentezin en somut örneğidir: Geleneksel ortaoyunu kavuğu tarihi, kökleri, kolektif belleği temsil ederken; modern pantolon bugünü, bireyi, palyaçonun sıradan ama bilge halini simgeler. Bu kostüm, tek başına oyunun felsefesini özetler.
Atmosferi Yaratan Unsurlar: Işık ve Müzik Birer Karakter Olarak Sahnede: Utku Kara'nın imzasını taşıyan ışık tasarımı, sadece aydınlatma işlevi görmüyor; adeta sahnenin ikinci bir oyuncusu gibi davranıyor. Keskin bir spot ışığı karakteri kendi anılarının içine hapsederken, sahneye yayılan loş ve sarı bir ışık, eski İstanbul'un nostaljik sıcaklığını salona taşıyor. Işık, mekanları yaratıyor, duyguları belirliyor ve karakterin iç dünyasına açılan bir pencere görevi görüyor. Benzer şekilde, ses tasarımı da sadece bir müzik değil; bir ezan sesi, bir tramvay gıcırtısı, Kapalıçarşı'nın uğultusu gibi şehrin seslerinden oluşan bir kolajdır. Bu sesler, İstanbul'u yaşayan, nefes alan bir varlık olarak sahneye getirir.
Tartışmalı Noktalar ve Rejinin Cesur Rolü: Reji konusunda yapılan en belirgin eleştiri, yükün büyük ölçüde oyuncunun omuzlarına bindirilmesidir. Ancak bu, bir eksiklikten ziyade, yönetmenin oyuncusuna duyduğu sonsuz güvenin ve fiziksel tiyatronun doğasının bir göstergesi olarak okunabilir. Güray Dinçol, sahneye her detayı kontrol eden bir diktatör gibi değil, oyuncusunun içinde kaybolabileceği, keşifler yapabileceği bir oyun alanı yaratan bir rehber gibi yaklaşmıştır. Bu, yüksek riskli ama bu yetenekte bir oyuncuyla birleştiğinde sonucu muhteşem olan cesur bir tercihtir.
5. Kahkahadan Gözyaşına: Oyunun Seyircide Bıraktığı Derin ve Kalıcı İzler
"Kalabalık Duası"nın en büyük başarılarından biri, seyircide bıraktığı yoğun duygusal ve düşünsel etki. Bu, onu sıradan bir tiyatro deneyiminin çok ötesine taşıyan, izleyicinin zihninde ve ruhunda bir "tortu" bırakan bir eser olmasını sağlıyor.
Duygusal Bir Salıncak ve Groteskin Gücü: İzleyiciler, 90 dakika boyunca sahnede kahkaha ile hüzün, umut ile çaresizlik arasında gidip geldiklerini ifade ediyor. Oyun, bunu grotesk ve palyaço estetiğiyle başarıyor. Karakter, son derece komik ve absürt bir eylem gerçekleştirirken, o eylemin altındaki nedenin derin bir acı veya kayıp olduğunu hissedersiniz. Bu, seyircide karmaşık bir duygu yaratır: Gözlerinizden yaşlar gelirken gülmek. Bu acı-tatlı his, oyunun en güçlü duygusal anlarını oluşturur.
Zihinsel Bir Meydan Okuma: Bittikten Sonra Başlayan Oyun: "Kalabalık Duası", alkışlarla bitmeyen, seyirci salondan ayrıldıktan sonra zihninde başlayan bir eserdir. Oyunun sorduğu sorular, seyircinin peşini bırakmaz: "Benim İstanbul'um nasıl bir yer? Benim kendime anlattığım hayat hikayesi ne? Ben kendi kişisel keşmekeşimin içinde nizamı nerede ve nasıl buluyorum? Benim beklediğim şey ne?" Bu sorular, oyunu kişisel bir yolculuğa, bir iç hesaplaşmaya dönüştürür ve etkisini haftalarca, hatta aylarca sürdürmesini sağlar.
Genel Değerlendirme ve Sonuç: Kusurlarıyla Birlikte Bir Başyapıt
"Kalabalık Duası", tek kişilik bir oyun olmasına rağmen seyirciye çok katmanlı, yoğun, büyüleyici ve aynı zamanda zengin tartışmalara kapı aralayan bir deneyim sunuyor. Oyunun en güçlü, en parlak ve üzerinde mutlak bir fikir birliği olan yanı, Tolga İskit’in tiyatro tarihimize geçecek nitelikteki olağanüstü performansı. Metin ise bir kesim için edebi ve büyülü bir İstanbul masalıyken, diğer kesim için dağınık ve yorucu bir bulmaca sunuyor.
Ancak belki de oyunun dehası tam da bu zıtlıkta, bu tartışmalı yapısında yatıyor. Tıpkı İstanbul gibi; bir yandan büyüleyici, bir yandan kaotik. Tıpkı insan ruhu gibi; bir yandan düzen arayan, bir yandan keşmekeşin içinde savrulan. Her eleştirinin sonunda varılan ortak bir nokta var: Metnin veya tekniğin eksik kaldığı, seyircinin zihninin karıştığı her noktayı, Tolga İskit'in performansı bir sihirbaz gibi toparlıyor, anlamlandırıyor ve seyirciyi avucunun içine alıyor.
Sonuç olarak, "Kalabalık Duası", seyircisine İstanbul’un gizemli atmosferine açılan bir kapı, bireysel varoluşun sorgulandığı bir ayna ve her şeyden önce bir oyunculuk şöleni vadediyor. Sahneden ayrıldıktan sonra bile zihninizde yankılanmaya devam edecek, kusurlarıyla bile olsa Türk tiyatrosunun son yıllardaki en önemli, en cesur ve en özel işlerinden biri. Kaçırılmaması gereken, üzerine düşünülmesi ve konuşulması gereken bir tiyatro hadisesi.
Not: Bu analiz metni, kamuya açık kaynaklardan ve seyirci yorumlarından derlenen bilgilerin yapay zeka teknolojisi kullanılarak sentezlenmesiyle oluşturulmuştur. Metin, bilgilendirme amacı taşımakta olup olası yorumsal farklılıklar, eksiklikler veya yanlışlıklar içerebilir.