top of page

Apsolit: Sahneden Yükselen Kolektif Bir Çığlığın Kapsamlı Analizi

ree

Giriş: Tiyatro Sahnesinden Toplumsal Vicdana Uzanan Bir Köprü


Strandom Arthouse prodüksiyonuyla sahnelenen ve tiyatro sezonunun üzerine en çok konuşulan yapımlarından biri olan APSOLİT, basit bir tiyatro oyununun çok ötesinde, toplumsal bir vicdan muhasebesi, sanatsal bir başkaldırı ve seyircinin zihninde günlerce yaşayan unutulmaz bir deneyim olarak öne çıkıyor. Çağdaş Türkiye tiyatrosunun genellikle güvenli limanlarda dolaştığı bir dönemde, Apsolit bir fırtına gibi eserek en rahatsız edici soruları sahnenin merkezine taşıyor. Yönetmenliğini Onur Yalçınkaya'nın üstlendiği, İbrahim Barulay'ın kaleminden dökülüp bedeninde hayat bulan bu tek kişilik müzikli oyun, "apsolit" (mutlak kulak) yeteneğine sahip İsmail Tek'in dokunaklı hikayesini merkezine alarak Türkiye'nin güncel sosyo-politik yaralarına cesurca dokunuyor. Oyun, bireysel bir trajediden yola çıkarak evrensel bir çığlığa dönüşürken, İbrahim Barulay'ın tek kişilik dev bir orkestraya dönüşen performansı, seyirciler tarafından yalnızca bir beğeni ifadesiyle değil, aynı zamanda bir saygı duruşuyla ayakta alkışlanıyor.


Sahnede Bir Fenomen: İbrahim Barulay'ın Çok Boyutlu Performansı


"Apsolit"in başarısının temel taşı, hiç şüphesiz İbrahim Barulay'ın hem yazar, hem müzisyen, hem de anlatıcı olarak sahnede yarattığı "çoklu özne" kimliğidir. Bu, yalnızca birden fazla görevi üstlenmek değil, bu roller arasında kusursuz bir uyum ve geçişkenlik yaratarak sahneyi tek başına bir evrene dönüştürme becerisidir. Seyirci yorumlarının neredeyse tamamı, Barulay'ın oyun boyunca bir an bile düşmeyen enerjisine, rolünden kopmayan adanmışlığına ve tek başına dev bir kadronun varlığını hissettiren olağanüstü yeteneğine odaklanıyor.


Sadece bir ses tonu veya bir duruş değişikliğiyle saniyeler içinde birden fazla karaktere (bir seyircinin ifadesiyle 9 farklı role) bürünmesi, "inanılmaz" ve "nefes kesici" olarak nitelendiriliyor. Bu dönüşüm, basit bir taklidin ötesine geçiyor; Barulay, her bir karakterin ruhunu, acısını ve tiksintisini bedeninin en küçük kasına kadar taşıyor. Bir an İsmail'in çocuksu masumiyetiyle gülümserken, bir sonraki an onu sömüren bir akrabanın zalim ses tonuyla irkiltiyor. Bu ustalıklı geçişler, izleyicinin sahnede tek bir kişi olduğunu unutmasını sağlıyor. Özellikle doğa, hayvan ve cansız varlık seslerini taklit etmedeki ustalığı, bir insanın ses tellerinden doğanın tüm renklerinin nasıl çıkabildiğine dair bir hayranlık uyandırıyor; bu anlar, İsmail'in doğayla kurduğu koparılmış bağın trajik bir yansıması olarak da okunabilir. Bu performans, salt bir oyunculuk tekniğinin ötesinde, büyük bir cesaret ve sahne üzerinde risk alma eylemi olarak görülüyor. Barulay, her anında seyirciyle arasında görünmez bir ipte yürüyerek, hem duygusal hem de fiziksel sınırları zorluyor ve bu risk, birçok izleyici tarafından "Afife Erkek Oyuncu" ödülünü sonuna kadar hak ettiği yönünde güçlü bir kanıyla destekleniyor.


Metin ve Tematik Derinlik: Bu Toprakların Sessiz Çığlığı


Barulay'ın bu olağanüstü performansı, gücünü sadece teknik ustalığından değil, aynı zamanda anlattığı hikayenin derinliğinden ve katmanlı yapısından alıyor. Oyun, duyduğu her sesi mükemmel bir şekilde ayırt edip taklit edebilen İsmail Tek'in, Doğu'daki bir sınır köyünden İstanbul'un kenar mahallelerine uzanan sarsıcı yolculuğunu anlatıyor. Bu yolculuk, bireysel bir dramın çok ötesinde, Türkiye'nin toplumsal gerçeklerine tutulmuş cesur bir aynadır.


1. Apsolit Yetenek ve Parçalanan Kimlik: Oyunun ismini aldığı "apsolit" yeteneği, İsmail için bir kurtuluş yolu olabilecekken, içinde bulunduğu coğrafya ve sistem tarafından bir tehdide, "kanatlarını koparan" bir yüke dönüşür. Bu yetenek, onu özel kılarken aynı zamanda "anlaşılmaz" ve "farklı" olarak damgalayarak onu toplumdan soyutlar. Yeteneği onu özgürleştirmek yerine, sistemin kıskacında daha da yalnızlaştırır. Bu sıkışmışlığın ortasında İsmail'in en büyük arzusu, "Yaşadığı sokağa ismini vermek!" olur. Bu arzu, Gaston Bachelard'ın "Mekânın Poetikası"nda işlediği gibi, salt bir isimlendirme eyleminin ötesinde; görünür olma, kök salma, bir iz bırakma ve en temelde var olma isteğinin güçlü bir simgesidir. Kentsel dönüşümle sürekli silinen, belleksizleştirilen bir şehirde, bir sokağa adını vermek, ölüme ve unutulmaya karşı bir direniştir.


2. Çocuk Hakları ve "Çalınan Çocukluk": Oyunun kalbinde, çocuk işçi ölümleri, aile içi sömürü ve sistemin çocuklar üzerindeki yıkıcı etkileri yatıyor. Yazar Hakkı Yüksel'in deyişiyle, "Ne yazık ki çocuklardan 'çocukluğu' çaldık" gerçeği, sahnede bir "enkazdan gelen ses" olarak yankılanır. Apsolit, bu konuyu didaktik bir dilden uzak, İsmail'in bedeni ve sesi üzerinden somutlaştırarak işler. Onu, istatistiklerde bir sayı olmaktan çıkarıp, hayalleri ve acıları olan bir birey olarak karşımıza koyar. Oyun, çocuğu klasik "masumiyet" temsiliyle sınırlamaz; aksine, onu toplumsal normlarla çatışarak, hayatta kalmak için kendi ahlaki kodlarını yaratarak kendi özneliğini inşa etme mücadelesi veren bir fail olarak sahneye taşır. İsmail'in eylemleri, çaresizliğin doğurduğu bir isyandır.


3. Göç, Kent ve Sınıfsal Yaralar: İsmail'in köyden kente göçü, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda epistemolojik bir kopuştur; bildiği, duyduğu, hissettiği her şey altüst olur. Kentin acımasız yüzü, kentsel dönüşüm, ötekileştirme ve sistemsel ilgisizlik aracılığıyla hayatına sızar. Özellikle dil, bu dışlanmanın en keskin aracıdır. Türkçeyi "yeterince iyi" konuşamaması, onu okulda, sokakta ve devlet dairelerinde görünmez kılar. Bu durum, Homi Bhabha’nın "kültürün melezlik" ve "üçüncü mekân" kavramlarını akla getirir; İsmail, ne köye ne de şehre tam aittir. Bu arafta kalmışlık, onu hem savunmasız bırakır hem de ona dışarıdan, eleştirel bir bakış açısı kazandırır. Bu dil bariyeri, sadece İsmail'i değil, Türkçe bilmeyen annesini eve hapsederek ailenin içindeki güç dengelerini de sarsar ve göçün kadınlar üzerindeki katmanlı baskısını gözler önüne serer.


Sahneleme Estetiği ve Yapısal Özellikler


Minimalist Sahne, Maksimalist Performans: Sahnede İbrahim Barulay, gitarı ve bir amfiden başka neredeyse hiçbir şey yoktur. Bu bilinçli tercih, Grotowski'nin "Yoksul Tiyatro" anlayışını akla getirir; tiyatroyu tüm süslerinden arındırarak özüne, yani oyuncu ile seyirci arasındaki canlı ilişkiye odaklar. Bu yalınlık, tüm dikkati metnin gücüne ve performansın yoğunluğuna çeker. "Apsolit"in asıl dekoru sestir. Müzikler, bir fondan ibaret değil, karakterin iç krizlerini disonant akorlarla yansıtan, anlatının ritmini belirleyen ve zaman zaman anlatıcı rolünü üstlenen dinamik bir unsurdur.


Özgün ve Melez Bir Dil: Oyun metni, Türkçenin farklı ağızlarını Kürtçe sözcüklerle harmanlayarak Türkiye'nin çok sesli, çok dilli yapısını cesurca hatırlatır. Geleneksel meddah anlatıcılığının seyirciyle kurduğu doğrudan ilişkiyi, modern fiziksel tiyatronun beden odaklı anlatımını ve Kürt dengbejlik geleneğinin sözlü tarih aktarımını bir araya getirerek kendine özgü bir sahne dili yaratır. İsmail'in isyankâr ruhunu yansıtan Blues tercihi ise bu melez yapıyı, kökleri acı ve direnişe dayanan evrensel bir müzik formuyla buluşturur. Bu seçim, İsmail'in yerel acısını küresel bir direniş diline tercüme eder.


Eleştirel Perspektifler ve Seyirci Gözünden Gelişim Alanları


Oyunun gücü ve başarısı genel olarak kabul görse de, hem eleştirmenler hem de bazı izleyiciler tarafından dile getirilen yapıcı eleştiriler, tartışmaya daha katmanlı bir boyut eklemektedir. Bu notlar, oyunun kusurları olarak değil, böylesine güçlü bir eserin potansiyelini daha da ileri taşıma adına değerli birer geri bildirim ve diyalog alanı olarak görülmelidir:


  • Tempo, Kurgu ve Anlatısal Yoğunluk: Seyirciler arasında yaygın olan bir görüş, oyunun 85-90 dakikalık süresinin, özellikle orta bölümlerde anlatısal bir sarkma yaşadığı yönündedir. Tek kişilik bir performansın doğası gereği, enerjiyi ve seyirci dikkatini sürekli en üst seviyede tutmak zordur. Bu bölümlerde, hikayenin ana ekseninden uzaklaşıldığı veya bazı sahnelerin gereğinden uzun tutulduğu hissi oluşabilmektedir. Daha sıkı bir dramaturjik kurguyla, belki de 60-70 dakikalık, kesintisiz ve nefes aldırmayan bir akış yaratmanın, İsmail'in sıkışmışlık ve aciliyet hissini seyirciye daha yoğun bir şekilde geçirebileceği düşünülmektedir. Bu, bir eleştiriden ziyade, eserin farklı bir ritimle nasıl daha da vurucu olabileceğine dair bir yorumdur.

  • Metinsel Denge ve Duygusal Erişim: Oyunun başlangıcındaki dilin edebi ve aforizmatik yoğunluğu, metnin gücünü ortaya koysa da, bazı eleştirmenler bunun seyircinin İsmail karakteriyle doğrudan ve saf bir duygusal bağ kurmasını geciktirebildiğini belirtiyor. Seyirci, metnin katmanlarını çözmeye çalışırken, karakterin yalın acısını ilk anda kaçırabilir. Benzer bir şekilde, hikayenin başlangıcının yarattığı yüksek beklentinin, oyunun finalinde tam olarak karşılanmadığına dair yorumlar da mevcuttur. Serim bölümünün gücü ve karmaşıklığı, düğüm ve çözüm bölümlerinin bir miktar daha zayıf kalmasına neden olabilmekte, bu da başta kurulan o büyülü dünyanın finale aynı güçle taşınmasını engelleyebilmektedir.

  • Sesin Kullanımı ve Atmosferin Bütünlüğü: İbrahim Barulay'ın sesini bir enstrüman gibi kullanması takdire şayan bulunsa da, bazı anlarda sesinin volümünün gereğinden fazla yükseldiği dile getirilmektedir. Bu "bağırma" anları, karakterin içindeki patlamayı yansıtmak için bilinçli bir tercih olabilir. Ancak eleştiriler, İsmail'in kırılgan ve travmatik hikayesinin her zaman "bağırmayı değil, bazen fısıldamayı, sessizliği ve acının yankılanmasını gerektirdiği" yönündedir. Dinamik bir ses kullanımıyla, yani yüksek ve alçak tonlar arasındaki geçişlerle daha zengin bir duygusal palet yaratılabileceği ifade ediliyor. Bununla bağlantılı olarak, oyunun ortasındaki ani molanın, özenle kurulan atmosferi ve seyircinin trans halini bozduğu, teatral illüzyonu zedelediği de sıkça belirtilen bir noktadır.

  • Prodüksiyon, Müzik ve Anlatı İlişkisi: Minimalist sahne tasarımı, odağı performansa çekerek bir güç unsuru olsa da, bir kısım seyirci tarafından sahnenin görsel olarak daha fazla desteklenebileceği düşünülmektedir. Bu, ille de büyük dekorlar anlamına gelmemektedir; belki daha sembolik bir ışık tasarımı veya tek bir objenin dönüşümüyle anlatının derinleştirilebileceği öne sürülüyor. Benzer şekilde, oyunun kimliğinin ayrılmaz bir parçası olan müziğin, bazı anlarda hikayenin önüne geçtiği veya anlatımı yavaşlattığı yönünde görüşler bulunmaktadır. Blues rifflerinin ve şarkıların gücüne rağmen, bu müzikal bölümlerin bazen dramatik akışa hizmet etmek yerine onu kesintiye uğratan birer performansa dönüştüğü, bu durumun da seyirciyi İsmail'in hikayesinden bir anlığına koparabildiği dile getirilen notlar arasında yer alıyor.


Yaratım Süreci ve Geleceğe Bakış


Oyunun tohumları, İbrahim Barulay'ın çaldığı bir blues riffinden doğan "Ray Charles Çığlığı" ile atılmıştır. Bu, sanatın nasıl beklenmedik bir anda, bir sesten doğabileceğinin güzel bir örneğidir. Ancak projeyi asıl dönüştüren, 6 Şubat depremi olmuştur. Bu toplumsal travma, ekibin hikâyeye bakışını derinden etkilemiş, bu süreçte depremzede çocuklarla yapılan çalışmalar, sanatın iyileştirici gücünü sahneden sokağa taşıyan "Sosyal Oyun Sokakta ve Sokak Sanatları (S.O.S)" derneğinin kurulmasına vesile olmuştur. Bu, Apsolit'in sadece bir oyun değil, aynı zamanda yaşayan, topluma dokunan bir proje olduğunun en somut kanıtıdır.


Yönetmen Onur Yalçınkaya, sektördeki asıl sorunun yetenek eksikliği değil, "sanattan ve toplumun gerçeklerinden nasiplenememiş usta görünümlü, lümpen erkekler topluluğu" olduğunu vurgularken, aslında bağımsız tiyatronun verdiği varoluş mücadelesine işaret ediyor. Buna rağmen, her şeye rağmen "araştıran, dertlenen ve acayip yetenekli" yeni bir jenerasyonun geldiğini de umutla ekliyor.


Sonuç: Bir Çocuğun Adından Doğan Manifesto


Tüm yapıcı eleştirilere rağmen, "Apsolit: İsmail Tek Değil!", derinlikli temaları, yenilikçi sahneleme biçimi ve İbrahim Barulay'ın hafızalara kazınan performansıyla Türkiye tiyatrosu için bir kazanımdır. Oyun, İsmail'in kişisel trajedisinden yola çıkarak çocuk hakları, göç, kimlik, adalet ve sanatın direniş potansiyeli gibi evrensel sorunlara dair güçlü bir söz söyler. Son sahnede İsmail'in adı artık sadece bir çocuğa ait değildir; o, bu topraklarda susturulanların, dışlananların, görmezden gelinenlerin ve yeteneği bir lanete dönüşenlerin kolektif sesine dönüşmüştür. Bu özelliğiyle "Apsolit", günümüz Türkiye'sinin ve insanlığın acil meselelerine dair sahneden yükselen güçlü, cesur ve unutulmaz bir manifestodur. Salondan ayrılırken aklınızda kalan, sadece bir oyun değil, aynı zamanda bir sorumluluk hissidir.


Not: Bu analiz metni, kamuya açık kaynaklardan ve seyirci yorumlarından derlenen bilgilerin yapay zeka teknolojisi kullanılarak sentezlenmesiyle oluşturulmuştur. Metin, bilgilendirme amacı taşımakta olup olası yorumsal farklılıklar, eksiklikler veya yanlışlıklar içerebilir.

 
 
  • Instagram
  • Whatsapp
  • X
bottom of page