top of page

Target 12’den: Kapalı Bir Kutudan Ortak Bir Ufka - Platform Dance Theatre - Kült Teras

3 Eki
5 dakikada okunur

Fuaye Ankara ekibi olarak 2 Ekim 2026 Cuma akşamı Kült Teras’taydık. Konsepti, yönetimi ve koreografisi Deniz Atlı’ya ait olan, Yağmur Demir ile Deniz Atlı’nın performansıyla sahnelenen “Target 12’den”i izledik; gösterimin hemen ardından ekip ve seyircilerle uzun soluklu, verimli bir fuaye söyleşisi gerçekleştirdik. İki bedenin karşılaşması üzerinden güç, korku, kırılganlık ve dönüşüm ihtimalini araştıran bu performans eseri, hem bedensel hem düşünsel karşılığı olan ve bizde güçlü bir iz bırakan bir deneyim oldu. Bu yazı, o akşamdan kalan izlenimleri ve fuayede açılan başlıkları bir araya getiriyor.



Bir Gecenin Uzun Yolculuğu


Oyunun hikâyesi pandemi öncesine, 2018-2019 yıllarına uzanıyor. Deniz Atlı, işin çıkış noktasının Melih Cevdet Anday’ın “Mikado’nun Çöpleri” olduğunu anlattı: Aralarındaki sosyoekonomik fark nedeniyle hayata başka yerlerden bakan iki karakter, bir gece boyunca birbiriyle çatışır; sabah olduğunda ise adını koymadan da olsa bir noktada buluşur. Bu ilişkinin cazibesinden yola çıkan ekip, kimlik sorgulaması ve kişiler arası ilişki ekseninde, doğaçlamalarla parça parça ilerleyen bir yapı kurmuş. İlk versiyon, üç performansçının dönüşümlü olarak ikişerli oynadığı bir düzenle sahnelenmiş; her yeni bedenle iş de küçük ama anlamlı değişimler geçirmiş.


Altı Yıl Sonraki Umut


Söyleşiyi açan soru, oyunun umutlu bir yerden okunup okunamayacağıydı. Deniz Atlı, aradan geçen altı yılın ardından yeniden çalışırken çatışmanın kısaldığı, karakterlerin çok daha rahat buluştuğu ılımlı bir yapının kendiliğinden ortaya çıktığını; ekip olarak “artık yeterince anarşist olamıyor muyuz?” sorusunu kendilerine sorduklarını da içtenlikle paylaştı. İlk versiyonda performansçının yukarıdan sarkan bir düzenekte sallanarak yaptığı bir final dansı varmış ve bu son, seyirciyi bir ölüm imgesiyle bir yükseliş imgesi arasında asılı bırakan daha karanlık bir muğlaklık taşıyormuş. Bu kez finali Yağmur Demir’in monoloğu taşıyor. Yağmur Demir, monoloğun Deniz Atlı’yla yaptıkları atölyede, savaş ve şiddet içeren ağır ses ve video kayıtları eşliğinde A3 kâğıtlarına yazdığı bilinç akışı metinlerinden doğduğunu; yardımcı yönetmen Naz Göktan’ın kendi monoloğunu yazma önerisiyle bu sayfalara geri döndüğünü anlattı. Bulunduğu şehre seslenerek açılan bu metni Ankara’da söylemenin kendisi için ayrı bir anlam taşıdığını eklemesi de fuayede karşılık buldu. Oyuna umutsuz bir ruh hâliyle gelip “bir şey yapabilirim” duygusuyla ayrıldığını söyleyen seyircimizin cümlesi, finalin bugün tam da ihtiyaç duyduğumuz yerden konuştuğunu gösteriyordu.


Kapalı Kutudan Ortak Bedene


Fuayede en çok konuştuğumuz deneyimlerden biri, oyunun kurduğu kapalı dünyaydı. Seyircilerimizden biri, ilk bölümde karakterlerin nerede olduğunu bile bilmediğimiz, neredeyse steril bir dünyaya bir kutunun içine bakar gibi baktığımızı; kendisine uzatılan bir kaleme bile bir an duraksayarak yaklaştığını anlattı. Ancak bu sınırlar öylesine net kurulmuştu ki, enerjinin yumuşadığı ve performansçının kendini seyirciye bıraktığı an, davetin anlamını da büyütüyordu. Çatışma olarak başlayan ilişkinin senkronize bir uyuma dönüştüğü bölümde ise iki performansçı, gündelik hayatta karşılığı olmayan, dört bacaklı, yer yer bir yengeç gibi yan yan yürüyen tek gövdeli bir sahne yaratığına dönüşüyordu. Bu geçişlerdeki emek ve beden kullanımındaki ustalık salonun ortak hayranlığıydı; bir seyircimiz, uyumun kurulduğu anda kendi bedeninin de harekete geçmek istediğini söyledi. Biz de performansı çok sevdik: Yağmur Demir ile Deniz Atlı’nın birbirini dinleyen, yer yer tek bir organizma gibi soluyan beraberliği, Ankara sahnelerinde nadiren karşılaştığımız türden bir fiziksel yoğunluk ve kesinlik sunuyordu.



Üçüncü Karakter Olarak Seyirci


Bir seyircimizin “toplumun boyasıyla boyanmak” olarak okuduğu final, işin kurgusuna dair önemli bir açıklamayı da beraberinde getirdi. Deniz Atlı, oyunu aslında üç karakterli olarak tasarladıklarını, üçüncü karakterin seyirci, yani toplum olduğunu anlattı. Kendi karakteri, toplumun dayattığı ön koşulları kabullenmiş, hükmeden ve dediğini yaptıran bir yerden başlıyor; daha salona girmeden seyirciyi ikili sıralara dizen ve kayda alan giriş videosu da bu karakteri önceden tanıtıyor. Çatışmalar içinde dönüşen karakter önce toplumu suskunluğu nedeniyle suçlamaya başlıyor, ardından iki performansçı aynı safta buluşup seyirciye karşı konumlanıyor ve sonunda bu işi tek başlarına yapamayacaklarının farkında olarak seyirciyi yanlarına çağırıyor. Renkler burada bir yöntem metaforuna dönüşüyor: Kimse boyamak ya da yerinden kalkmak istemese de herkes bir ölçüde uyum sağlıyor ve salonda bir topluluk kendi resmini ortaklaşa çiziyor. Giriş videosuna dair paylaşılan bir anekdot da bu dinamiği görünür kıldı: Sıraya dizilip kayda alınırken seyircilerden birinin kişisel verilerin korunmasını hatırlatması, görüntülerin nerede paylaşılacağına dair tedirginlik ve buna rağmen her seferinde gerçekleşen itaat, seyirci koşullanmasının sahnenin dışında başlayıp içinde sürdüğünü düşündürdü. Aynalarla kurulan sahneler ise kendimizi hiç bu kadar çok görmediğimiz bir çağda bakmak ile görmek arasındaki farkı sorgulatıyordu.


Podyumda Değişen Bakış Açıları


Oyunu Kült Teras’ta podyum düzeninde izledik ve bu tercih bizim için deneyimin en kıymetli katmanlarından birine dönüştü. Seyircinin sahneyi kenarlarından çevrelediği bu düzen, aynı anı farklı açılardan okumamıza imkân tanıdı; bir seyircimizin de vurguladığı gibi, nerede oturduğunuza bağlı olarak oyun her seferinde başka bir deneyime dönüşüyor. Deniz Atlı, podyum fikrinin tahtırevan imgesinden geldiğini; iki karakterin ağırlığının ve baskınlığının bir yana kayıp öbür yana geçtiği, zaman zaman ortada asılı kaldığı bir denge mantığıyla kurulduğunu anlattı. İç mimarlık kökenli olan Atlı, bir iş düşündüğünde zihnine ilk gelenin mekân tasarımı olduğunu, İtalyan sahnenin alışkanlıklarından uzaklaşmanın kendisi için temel bir arayış olduğunu da ekledi. Ankara bölümünde ise ışık doğrudan seyircinin gözüne gelirken videodaki gün batımıyla birleşiyor ve epizodik akış içinde daha tanıdık, dramatik bir duraksama yaratıyordu; pek çoğumuz bu bölümün biraz daha uzun sürmesini diledik.


Canlı Bir Teknik Dramaturji


Söyleşide işin görsel ve teknik omurgası da ayrıntılı biçimde konuşuldu. Ekip üyeleri arasındaki ortaklık on yıla yaklaşıyor; ilk versiyonun videoları, ekip farklı şehirlerdeyken yüz yüze hiç gelinmeden e-postalar üzerinden kurulmuş. O dönemde bugünkü araçlar olmadığı için GoPro görüntülerini projeksiyona aktarabilmek adına forumlarda kod aranan uzun gecelerden, telefondan Apple TV’ye uzanan derme çatma çözümlerden söz edildi. Video art’ı üstlenen Umut Kambak’a göre her yeni yüz videonun renklerini ve dokusunu da değiştiriyor; iş her seferinde yeniden üretilen canlı bir organizmaya dönüşüyor. Işık ve sesin de her performansta mekânın ve anın koşullarına göre canlı biçimde yeniden kurulduğunu öğrendik. Bergman’ın “Persona”sının hatırlatıldığı soruya Kambak, doğrudan bir referans olmasa da Ankara’da aldığı, sinemayı felsefeyle birlikte okuyan eğitimin izlerinin işe sindiğini; iki karakteri aslında bölünmüş tek bir kişinin iki hâli olarak düşündüğünü söyledi. Karanlıktan aydınlığa uzanan bu akış, kimlerle ve ne zaman şekillendiğine göre değişen bir nehir gibi akmayı sürdürüyor.



Adlandırmanın Sınırları Üzerine Tartışma


Fuayedeki en canlı tartışmalardan biri, “fiziksel tiyatro” adlandırmasının ne ifade ettiği üzerine oldu. Bir seyircimiz, ışıktan müziğe pek çok disiplinin birbirine dokunduğu bir işi tek bir sıfata sığdırmanın gerekliliğini sorguladı. Deniz Atlı, aslında “performans eseri” demeyi tercih ettiklerini, “fiziksel tiyatro” ifadesini daha çok klasik bir tiyatro bekleyen seyirciye ipucu vermek için kullandıklarını; tiyatronun zaten tüm bu alanları kapsadığını belirtti. Dans temelli bir yerden oyunculuğa geçmiş biri olarak sürekli “dansçı mı, tiyatrocu mu” sınıflandırmasıyla karşılaştığını, sahnenin ortasında yan yana durup konuşan, televizyon oyunculuğuna yaslanan sahnelemelerin yaygınlaşmasını ise kaygıyla izlediğini de ekledi. Sahnede durmanın ve oturmanın da bir hareket olduğu hatırlatmasıyla ilerleyen tartışma, bedenin giderek daha fazla denetlendiği bir dönemde bedeni sahnede yeniden var etmenin taşıdığı anlamla genişledi.


Zor Koşullarda Israrlı Üretim


Söyleşinin son bölümünde bağımsız üretimin koşulları gündeme geldi. Seyircilerimiz, bu tür işlerin büyük ölçüde sanatçıların kendi imkânlarıyla ayakta durduğunu ve bu ısrarın görünür kılınması gerektiğini vurguladı. Deniz Atlı da kısa süre önce gerçekleşen İstanbul Fringe Festivali’nin açılışında ana sponsorun yokluğunun dile getirildiğini hatırlatarak, sektörün herkesin kendi çabasıyla üretmeye çalıştığı bir noktaya geldiğini söyledi. Monoloğun ve final videosunun oynanılan her şehre göre yeniden kurulabileceği önerisini ise ekip heyecanla karşıladı; yurt dışında oynama isteklerinin de bu fikirle yeni bir yöne açılabileceğini belirttiler. İtalyan sahne dışında, oyunun ihtiyacına göre dönüştürülebilen mekânların Ankara’da çok az olduğunu hatırlatan ekip, Kült Teras’a ayrıca teşekkür etti.


Akılda Kalan Bir Karşılaşma


“Target 12’den”, kapalı bir dünyanın sınırlarını titizlikle kurup sonra o sınırları seyirciyle birlikte aşındıran, bugünün karanlığına rağmen umudu bir yöntem olarak öneren nitelikli bir iş. Deniz Atlı, Yağmur Demir, Umut Kambak, Volkan Aykaç, Berna Özcan ve Şilan Canpolat’a bu cesur ve özenli deneyim ile sonrasındaki açık ve cömert sohbet için yürekten teşekkür ederiz. Dileriz bu yaşayan performans, her yeni şehirde ve her yeni seyirciyle dönüşerek yolculuğunu uzun yıllar sürdürür. Ayrıca bu türden işlere alan açan ve söyleşimize ev sahipliği yapan Kült Teras ekibine de teşekkürler.


 
 

Fuaye Ankara

  • Instagram
  • Whatsapp
  • X
bottom of page