top of page

Dünyada: Bir Yabancının Gözünden Bakmak - Mehmet Ali Nuroğlu - Hall EV.ankara

11 dakika önce
6 dakikada okunur

Fuaye Ankara ekibi olarak 15 Ekim 2026 Perşembe akşamı Hall EV.ankara’daydık. Will Eno’nun “Title and Deed” metninden uyarlanan, Mehmet Ali Nuroğlu’nun yönettiği ve tek başına oynadığı “Dünyada”yı izledik; gösterimin ardından sahnede, oyuncu ve seyircilerle uzun ve verimli bir söyleşi gerçekleştirdik. Elinde bavulu, kamerası ve mikrofonuyla kalabalıklar arasında kendine bir yer arayan “biraz yabancı” bir adamın monoloğu; oyunculuğu, çevirisi, rejisi ve sahnede canlı olarak kurulan görüntü ve ses dünyasıyla bizde güçlü bir iz bıraktı. Bu yazı, o akşamdan kalan izlenimleri ve söyleşide açılan başlıkları bir araya getiriyor.



Elden Ele Gelen Metin


Söyleşiyi açan soru, bu oyunun Nuroğlu’nun karşısına nasıl çıktığıydı. Nuroğlu, metni pandeminin hemen ardından, uzun bir aradan sonra Ankara’ya yeniden taşındığı ve kendini yersiz yurtsuz hissettiği bir dönemde okuduğunu anlattı. Metni ona veren, oyunun çevirmeni Ayberk Erkay olmuş. Aslında tek kişilik bir oyun yapmayı hiç düşünmediğini, meslektaşlarının sahnede çırpınarak kendini helak ettiği tek kişilik gösterilerin yaygınlaşmasından üzüntü duyduğunu söyleyen Nuroğlu, bu metnin onu bir tiyatrocu olarak değil, doğrudan kişi olarak etkilediğini vurguladı. Fikir ancak üç yıl sonra hayata geçebilmiş: İstanbul’da bir mekân tutulmuş, provalar ve prömiyer orada yapılmış, oyun o günden bu yana bulabildiği her yerde seyirciyle buluşuyor. Bu yolculuk, oyuna Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin 33. Tiyatro Ödülleri’nde Tek Kişilik Performans dalında Yılın Oyuncusu ödülünü ve Camden Fringe kapsamında Londra sahnesini de kazandırdı.


Çağdaş Ama Naif Yazar


Pek çok seyirci gibi bizim aramızda da oyunu Nuroğlu’nun kendisinin yazdığını, hatta doğaçladığını düşünenler vardı. Bu yanılgı, hem çevirinin hem de oyunculuğun ne denli doğal aktığının bir göstergesi. Nuroğlu ise metne birebir sadık kaldıklarını, oyunun iki saati bulmaması için bazı bölümleri çıkardıklarını ancak tek bir kelime bile eklemediklerini; seyirciyle kurulan etkileşimden doğan küçük eklemeler dışında klasik bir metin tiyatrosu yaptığını vurguladı. Will Eno’yu absürt değil, kesinlikle çağdaş ama çağdaş metinlerdeki radikalizmden uzak, hepimizin bildiği temalara naif bir yerden dokunan bir yazar olarak tanımladı. Metnin Beckett’e, Shakespeare’e, Steinbeck’e ve varoluşçu edebiyata uzanan göndermeleri de konuşuldu; bir seyircimizin metinde Küçük Prens’in yalnız gezginini görmesi bu katmanlılığın güzel bir karşılığıydı. Özgün adındaki kelime oyunu Türkçeye aktarılamadığı için oyun “Dünyada” adını almış. Oyunda geçen Ahmet, Melisa, Leyla gibi isimler de bilinçli bir tercih: Hem tanıdık hem evrensel olan bu isimler, adamın nereden geldiği sorusunu açık bırakarak yabancılığını belirli bir memlekete bağlamaktan kaçınıyor.


Oyunculuğu Baypas Eden Oyunculuk


Fuayede en çok konuştuğumuz başlıklardan biri Nuroğlu’nun oyunculuk tercihi oldu. Dramatik anlarda ışığın kararması, göz kırpar gibi kapanıp açılan ışıklar arasında yakaladığımız kesitler, karanlıkta duygulanan bir adamın varlığı üzerine sorulan soruya Nuroğlu, işe baştan ilkesel bir kararla girdiğini söyledi: Tek kişilik oyunlarda alışılageldiği gibi yüksek duyguyu seyirci adına kendi bedeninde ve sesinde yaşayıp göstermek yerine, bu “performansı” baypas etmek. Bu nedenle adama metinde yazanın ötesinde bir memleket, bir geçmiş ya da alt metin kurmamış; kendini metin ile seyirci arasında bir eşlikçi, bir kılavuz olarak konumlamış. Amacı, seyircinin onun üzerinden değil, metinle ve kendisiyle bir şey yaşaması; adamın bocalamasının gerçek mi yoksa oyuncunun kekelemesi mi olduğu sorusunu ayakta tutmak. Bir meslektaşı ise bu sadeliğin ardında mutlak bir farkındalık gördüğünü, projeksiyon ışığının önünde bir siluete dönüştüğü final anının bir heykel gibi konuştuğunu söyledi. Biz de tam olarak bunu izledik: Gösterişten arınmış ama her anı titizlikle düşünülmüş, seyirciyi kendine değil metne ve kendi hikâyesine çağıran son derece nitelikli bir oyunculuk.


Kameranın Döndüğü Yer Seyirci


Oyunun en çarpıcı katmanı, Nuroğlu’nun sahnede hem oyuncu hem canlı görüntü yönetmeni olarak çalışması. Elindeki kamera zaman zaman seyirciye dönüyor; seyircilerin yüzleri perdeye yansıyarak sahnede olmayan karakterlerin yerine geçiyor. Nuroğlu bu arayışı bakışla ilgili bir soru olarak tarif etti: Bakan kişi bakılana dönüştüğünde ne oluyor? Bir seyircimiz, kameranın döndüğü her yüzün hem oyuncu hem de salondaki herkes tarafından ayrı ayrı okunabilmesinin anı canlı kılan şey olduğunu, perdedeki yüzlerin farklı arketiplere dönüştüğünü, karakterin kim olduğundan çok imajların anlattığı bir anlatının kurulduğunu söyledi. Işığın ürettiği imgelerin de en az ekran kadar belirleyici olduğu konuşuldu. Kameranın seyirciye bu denli yakın durmasının bazılarını rahatsız edebildiği de dile getirildi; Nuroğlu bu tepkileri de anlamaya çalıştığını, sahnede seyirciye karşı ne kadar özenli olunması gerektiğini kendisinin de sorguladığını paylaştı. Açık bir biçim kurduğu için bir seyircinin söz alabileceğini, kalkıp gidebileceğini; bunu ne teşvik ettiğini ne de engellediğini, her geceyi kendi hikâyesine bıraktığını anlattı.


Sahnede Canlı Sinema Arayışı


Söyleşi, kamera ve ekranın tiyatrodaki yerine dair verimli bir tartışmaya da dönüştü. Nuroğlu, çağdaş tiyatroda yoğun biçimde kullanılan bu araçların Türkiye’de iyi örneklerinin az olduğunu; işin pahalı olduğunu, telefonla ya da tiyatro ışıklarıyla bu etkinin yakalanamadığını, bu yüzden sinema ışıkları kullandığını anlattı. Sahnede bir film setinin kurulduğu ve çekimin canlı olarak izlendiği yurt dışındaki “canlı sinema” örneklerini, Ivo van Hove ve Robert Lepage gibi isimleri anarken, önceden kaydedilmiş görüntülerin sahnede bir fon gibi akmasını sevmediğini de ekledi. Ona göre tiyatro büyük ama naif bir alan; kamera ancak burada ve şu anda olan canlı anlatının bir parçası olduğunda tiyatro onu soğurabiliyor. Çalışmalarına adını verdiği Dziga Vertov’un “sinemayı tiyatroculardan kurtarmalıyız” diyen manifestosunu hatırlatan Nuroğlu, tiyatroyu da tiyatroculardan, sinemayı da sinemacılardan kurtarmak gerektiğini, çünkü fazla profesyonelleşince yeniden bakmayı unuttuğumuzu söyledi. Bir seyircimizin sahne dilinde fark ettiği Ulus Baker izi de doğrulandı: ODTÜ yıllarından tanıdığı Baker’in “Beyin Ekran”ını başucu kitabı olarak anan Nuroğlu, Yeni Dalga sinemasının ve erken dönem belgesel sinemanın da bu dile yön verdiğini anlattı.


Perdenin Ardındaki Gerçek Dünya


Bir seyircimiz için oyunun tonunu belirleyen an, Nuroğlu’nun oyun sırasında salon kapısını açıp sahnenin dışına, açık havaya çıktığı andı. Nuroğlu, oynadığı her mekânda dışarıya açılan bir kapı ya da en azından fuayeye açılan bir geçiş aradığını; oyunun sonunda ise kamerayla birlikte sokağa çıkmayı hedeflediğini, ancak bu akşam kablo yetmediği için bu bölümü gerçekleştiremediğini anlattı. İstanbul’daki mekânda karşı sokaktaki bir pub’ın kalabalığıyla, Münih’te ise kapıyı açtığında karşısına çıkan, ışıklandırılmış yemyeşil bir okul bahçesiyle karşılaşmanın unutulmaz anlarını paylaştı. Tiyatroyu ve sinemayı bir anda bırakıp gerçek mekânla yüzleşmenin yarattığı bu kopuş, oyunun dünyada olmak sorusuna verdiği belki de en yalın cevap. Nuroğlu, İtalyan sahnede ekranın büyüyüp oyunun daha sinematik bir hâl aldığını, ancak en sevdiği düzenin seyirciyle aynı zeminde, göz göze ve diz dize olabildiği küçük salonlar olduğunu söyledi; Hall EV.ankara’daki yakın ve açık seyirci düzeni de akşamın akışkanlığına doğrudan katkı sundu.


İki Dilde Bir Yabancı


Oyunun Londra’daki gösterimleri de söyleşinin önemli başlıklarındandı. Nuroğlu, adam zaten bir yabancı olduğu için İngiliz aksanına ihtiyaç duymadan oyunu İngilizce oynamaya karar verdiğini anlattı. Eno’nun Anglo-Sakson kültürden gelen dili, Türkçede kaybolan kelime oyunlarıyla, örneğin tehdit içeren bir ifadeyi şefkat gibi sunan cümleleriyle İngilizcede daha komik çalışıyormuş; nitekim Londra seyircisi çok daha fazla gülmüş. Metnin biçim olarak dördüncü duvarı olmayan, “pek de komik olmayan bir stand-up” gibi yazıldığını, rejide ise yabancılaştırma efektlerinden bolca yararlandığını da ekledi. İngilizcede gerçekten yabancısı olduğu bir dilde konuşmanın oyuna bir ürperti kattığını, Türkçede ise oyuncu olarak kendini daha sağlam hissettiğini söyledi. Herkesin göçmen olduğu Londra’da seyirci metne gündelik hayatından bağlanırken, Türkiye’de yabancılığı daha metafizik ve felsefi bir yerden, “kendi ülkemizde neredeyse diaspora hayatı yaşadığımız” bir dönemin içinden okuduğumuz gözlemi salonda güçlü bir karşılık buldu.


Seslerin Ve İmgelerin Kalabalığı


Bir seyircimiz, adamın zihnindeki yoğun ve aniden kesilen seslerin, çoğalan ve teke inen imgelerin, Instagram çağında sürekli imge ve sesle baş etmek zorunda kalan kuşakların deneyimine çok yakın düştüğünü; adamın kendi içindeki seslerle boğuşmasını düşüncenin çoğul bir şey olmasının sahnedeki karşılığı olarak okuduğunu söyledi. Nuroğlu da baypas ettiği oyunculuğun yükünü bir anlamda bu aletlere ve adamın onlarla mücadelesine devrettiğini anlattı: Kamerayı açıp kapamak, mikrofona yaklaşmak, sesi ve ışığı canlı olarak yönetmek de bir çaba ve bu çaba çok sayıda çağrışım üretiyor. Ses mikserinin, kameranın ve sinevizyonun bu denli yaratıcı ve sahnenin içinden kullanımı, bizim için de oyunun en etkileyici yanlarından biriydi. Oyundaki sopa imgesi de konuşuldu: Doğa tarafından dayak yemeyi çağrıştıran bu nesnenin, sokakta gördükleri ilk sopayı hemen yerden alan çocuklar ve metindeki kum havuzu göndermeleriyle birlikte bir çocukluk katmanı taşıdığı anlatıldı. Bir seyircimizin “festivallik bir oyun” benzetmesi de yerindeydi: İzlendikten sonra insanda kalan, kolay sindirilmeyen ama bırakmayan bir iş.


Bir Yabancıyla Kurulan Yakınlık


Nuroğlu, seyircilerin çıkışta oyunun terapötik bir etkisi olduğunu, kendi aile ve ilişki hikâyelerine gittiklerini söylediklerini anlattı; yurt dışında ise göçmenliğin çok daha birebir hikâyeleri bu metinde karşılık buluyormuş. Bizim de o akşam yaşadığımız buydu: Yabancılığı anlatan bir metin, seyirciyle arasındaki mesafeyi şaşırtıcı biçimde kısaltıyor. Yalın ama derinlikli oyunculuğu, Ayberk Erkay’ın akıcı çevirisi, cesur rejisi ve sahnenin içinden kurulan canlı sinema diliyle “Dünyada”, Ankara’da nadiren karşılaştığımız türden özgün ve nitelikli bir deneyim sundu. Mehmet Ali Nuroğlu ve emeği geçen tüm ekibe bu özenli iş ve sonrasındaki açık, cömert sohbet için yürekten teşekkür ederiz. Dileriz “Dünyada”, kamerasını açacağı her yeni kapıda yeni seyircilerle buluşmayı sürdürür. Ayrıca bu buluşmaya ev sahipliği yapan Hall EV.ankara ekibine de teşekkürler.

 
 

Fuaye Ankara

  • Instagram
  • Whatsapp
  • X
bottom of page